ARAVANA 1. Bölüm
BİZİM İÇİN...
483.gün
Akan suyun
sesi mi bu? Bir süre sonra durağan olduğuna kanaat getiriyorum. Denizde
olmalıydım. Anılarımı kurcalıyordum ama yok bulamıyordum. Sahi, neredeydim?
İnsan sesleri duyduğumda dikkat kesildim. Belki bir ipucu olabilirdi. Lakin
temiz bir dinleme sağlayamadım.
496.gün
"Uyanmadı mı hala bu ....? " Ne? Kim? Benden mi
bahsediyorlardı? Hayır uyumuyordum. Uyanığım. Uyuyor muydum yoksa? Lanet olsun!
Neler oluyordu burada? Gözlerimi açamadım bir türlü. Parmaklarım da dahil
hiçbir uzvumun yerini bulamadım. Bilinçaltım beni karanlığa sürüklerken duyduğum son şey sessizlik oldu.
501.gün
Hiçliğin
sonsuz gibi gelen saniyelerinden
kurtulup uyanmayı başardım. Bulunduğum yerde yada şeyde soluk dahi yok. Gece
olduğunu tahmin ediyordum. Artık gözlerimi açabilir miyim? Lütfen. Denemelerim
sonuç vermiyordu. Hiçliğe doğru akıyordum, karanlıkta hapsoluyordum.
508.gün
Ne olursa
olsun bugün uyanacağım, yenilmeyeceğim. Derin bir nefes almak istiyordum, nefes
aldığıma bile emin değilken. Ayak başparmaklarımla denemeye başlamalıydım.
Fleksiyon, abdüksiyon, addüksiyonu falan geçtim parmağımı dahi oynatsam
yeterliydi. Sabırla denemeye devam ettim. Odaklanmalıydım. Nöronlarımın bana
yardımcı olmasını umutla beklerken, ışıkların göz kapaklarıma zuhur etmesiyle donakaldım.
Gözlerim kapalı ve ben ışığı mı fark ettim? Evet, adamım denemeye devam et.
Denemeye devam et. Bana yılmış gibi gelen bir süre sonrasında ayak parmaklarımı
oynatmayı başardım. Sıra ellerimde. Yavaş yavaş bedenime hücum eden enerjinin
farkına varmak, bu kadar güzel bir duyguyu en son ne zaman hissetmiştim?
Mitokondriciklerimi hiç bu kadar sevmemiştim. Dokunma hissimle gelen bu soğuk
da neyin nesiydi?
'Artık
gözlerini aç Duyonkan, yapabilirsin' diyerek kendimi motive etmeye çalıştım.
Diğer taraftanda anılarım gün yüzeyine çıkmaya başlıyordu. Ailemle zor zamanlar
atlatmıştık, herkes gibi. Bunu da atlatırım tabi ne olduğunu anlayabilirsem.
Bütün anılarım dolarken zihnime sonlara doğru bir kadın ilişiyordu. Güzel bir
gecenin ardından yanından ayrılmıştım. Sonrası. Sonrası yok. Bir dakika
,kaçırdığım ne vardı? Kimdi bu kadın? Adım ne demişti?
Gözlerim bir
anda açıldığında beynim vızır vızırdı hala. Gri duvarlı soğuk bir odadaydım.
Ani refleksle doğruldum, saniyenin çok kısa süren bir diliminde köşede çömelmiş
vaziyetteydim. 'Buradan çıkmalıydım' Behemehal! Buradan çıkmalıydım! Ne
olduğunu bilmesem de içgüdülerim, bunu yapmamı söylüyordu. Kapı olduğunu
düşündüğüm şeye doğru yönelirken, gerçek bir nefes alıp kendimi loş koridora bıraktım. Hızlı ve temkinli
adımlarla koridoru arşınlıyordum. Bitmeyecekmiş gibi gelse de yine bir kapıyla
yüz yüzeydim. 'Dikkatli ol ' diye uyardım kendimi. Yavaşça süzüldüm önüme çıkan
sokağa doğru. Kapıların dıştan şifreli olduğunu fark ettim ama içten değildi.
Ne yani bu kadar kolay mıydı çıkmak! Ne büyük bir lütuf yada tuzak mıydı henüz
kesinleştiremedim. Bir an dizlerimin bağları çözülecek gibi oldu ama hemen koy vermedim. Toparlandım ve bomboş sokaklarda izimi kaybettirme ümidiyle
koşmaya başladım.
Hava
aydınlanmaya başladı. Kendime en tezinden güvenli bir yer bulmalı ve bu lanet
yerin neresi olduğunu ,neden burada olduğumu öğrenmeliydim. Binalar; tekdüze
hafif renk atmaları dışında neredeyse aynı denilecek beyazlıktaydı. Hepsi üç
ila beş katlı. Perdeler sıkı sıkıya kapalı ve nizami bir biçimde simetrikti.
Başımın döndüğünü hissettiğimde önüme bakarak devam ettim. Accelerando
yürürken, dikkat çekmemeliyim diye düşünüyordum. Uzaktan gelen bir sesle
irkildim. Hiç aldırış etmeden devam ettim. Birbirine paralel sokaklardan
bıkkınlık gelmeye başlamıştı artık.
İnsanlar
yanımdan geçip giderken tedirgin olduğumu saklamaya çalışıyordum. Gözetleniyor,
izleniyor gibiydim yada değil. Bilmiyorum bunlar zihnimin fantasmalarıda
olabilirdi. Hayır, hayır emindim. Altıncı hissim beni asla yanıltmadı. İzbe
köşelere doğru çekilsem de, her yerde gözlerin üzerimde olduğuna emindim.
Omuriliğimden
aşağıya doğru inen ürpertiyle kendime geldim. Nedir bu; felç edecek kadar yoğun
olan korkunun sebebi? Lanet olsun, bu yerden hemen defolup gitmeliydim. Hemen!
Saklanarak ,yani bana saklanıyormuşum gelen bir biçimde ,ilerlemeye devam
ettim. Kalabalık bir yer için fazla sessizdi.
Az ileride bebek arabası süren yaşlı bir kadınla karşılaştım. Arabadaki
bebek buradaki tek güzel şey olabilirdi. Gülümsememe karşılık verdiğinde, biraz
olsun rahatladım. Devam etmeliydim. Derken karanlık çıkmaz sokağa dalmışım.
Evet buraya kadarmış. Arkamı dönüp devam etmek için gereken cesareti kendimde
bulamadım. Son cesaret kırıntımda yok olunca yenilgiyi kabullenip olduğum yere
yığıldım. Ne oluyorsa olsun artık .Yanımda iki siluet belirdi. Kollarıma girip
beni bir yere sürüklemeye çalıştıklarında kendimi bıraktım. Neye karşı
savaşıyordum ki ben? Bilmeden nasıl devam edebilirdim. Önümde nerden geldiğini
anlamadığım bir araba belirdi. Araba mı? Vay be burada arabada mı vardı? Sedan
bir Volvo. Kırmızı rengi buraya pek uymayan eski model bir S60 bu. .Güzel
anlarım beynimde dönmeye başladı. Bu arabanın ilk çıktığı zamanları
hatırlıyorum da. Ben bunları düşünürken, arabanın arka sol kapısını açıp beni
içeri itelediler. Arabanın içi bölmelere ayrılmıştı. Şoför kısmını, sağ koltuğu
hiç bir yeri göremiyordum . Kutunun içindeydim sanki. Derken sağımdaki kutu
açıldı.
Siyah, tülden
ibaret bir yumak kucağımdaydı. Biraz ağır bir yumak. Ben daha ne olduğunu
anlayamadan ,tüller yüzüme doğru uçuştu. Tüllerin arasından bir çift göz bana
bakıyordu. Tanıdığım bir çift göz. Bir şeyler dönüyordu burada ama birazdan
öğreneceğime emindim. Hala adını hatırlayamadığım kadın, endişeli gözlerle bana
bakıyordu. Neden endişeliydi ki? Benim için olamazdı herhalde. Yüzünü yavaşça
aralarken hala gözlerine bakıyordum.
Gözlerim yüzünü incelerken konuşmasını bekledim. Düz bir yüzü vardı öyle
ilk görüşte vurulacağınız mavi gözleri, uzun sarı saçları yada esmer benzi
yoktu. Kemikli bir burun , küçük dudakları ve buğday benziyle neyinden
etkilenmiştim acaba? Gözlerimi alamadığım gözlerinden mi? Bakışları içime
işlediğinden mi? Belki de minik gamzeleri ve sağ yanağındaki beninden
dolayıdır. Etine dolgun bir kadındı. Gittikçe ağırlaşan vücudu beni rahatsız
edebilirdi ama şuan bunun için minnettardım. Bir yanım bana ne söyleyeceğini merak
ederken ,beynim; söyleyeceği şeylerden pek de hoşnut olamayacağımı tahmin
edebiliyordu. Bitmek bilmeyen saniyeler sonra sesini duyabildim.
"
Nasılsın, Duyonkan ? " dedi. Gerçekten mi? Nasıl mıyım? Gerçekten nasıl
olduğumu mu merak ediyordu, öyle gibiydi. Sesimi bulmam biraz uzun sürdü.
Konuşabiliyor olduğumu unutmuştum. Adımın dudaklarından döküldüğünü duymak ,
bir nevi ,yaşıyor olduğumu kanıtlarmışçasınaydı.
"Oradan
nasıl görünüyorum ? " sesimdeki bu sorunda neyin nesiydi? Benim sesimin
olduğuna bile emin olamadım. Gözlerini gözlerimden kaçırdı. Onu üzdüm galiba.
Serseri gibi davranmak istemiyordum. Belli ki bunu yapması onun içinde
riskliydi. O bu riskleri almıştı bense aptalca konuşuyordum. 'Nasılsın' günlük
konuşmalarda başlangıçtı ama buraya pek uyduğu da söylenemezdi Düz
muhabbetlerin ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Bu aralar basit ve
umursamadığım ne çok şeye minnettardım.
"İyi olmak
zorundasın." derken gözlerindeki duyguları anlamak zordu. Sormam gereken
milyonlarca sorum vardı lakin şuan bekleyebilirdi. Önemli olan tek sorunun
cevabından ürküyordum. Zaman doldu. Ne olacaksa olsun artık. Sinirlerim beni
iyice harap etmeden öğrenmeliydim, olan biteni.
"Neden
buradayım ve burası neresi?" evet bir milyonluk soruyu sordum artık. Geri
dönüşü yoktu. Derin nefes aldığında içimden, o kadar mı kötü ,dedim.
Korkmalıydım belki lakin burada oluşundan dolayı içimdeki huzur tarifsizdi.
"Burası
normal gibi görünen ama içinde nelerin döndüğünü benim bile tahmin edemeyeceğim
,ne olursa olsun çıkman gereken bir yer" bu kelimeler ağzından
dökülürken, son umut kırıntılarım da yok oldu.
"Buradan
çıkmak zorundasın, ne pahasına olursa olsun bunu yapmak zorundasın! Anlıyor
musun? Buraya geldiğimden kimsenin haberi yok. Arabanın şoförü bile, arabada
kimin olduğunu bilmez. Kimseye güvenmemelisin. Kimseyle konuşmamalısın. "
"Tam
olarak ne bu yer? "
"Suçlu
sahnesi deniliyor. Buradaki insanlar ya gerçek suçlu yada birilerinin suçlu
olarak buraya tıktırdıkları kişiler. Sen ikinci gruptansın. Ama asla başkasının
hangi grupta olduğunu bilemeyeceksin. Bu yüzden asla bak ASLA kimseyle muhatap olma. Lütfen. Bizim için." demek bizim için. Biz kimdik? Suçlu sahnesi
saçmalığı da ne? Benim ikinci gruptan olduğuma nasıl bu kadar emin
olabiliyordu?
"Buradan
nasıl çıkacağım?"
"Bu
arabadan çıktığın anda doğuya doğru yürü. Hiç durmadan doğuya doğru. Kendine
bir ev bul. Her sabah o bulduğun evden çıkmak zorundasın. Geceleri nereye
gidersen git. Sabah o evden çıkmak zorundasın. Buradaki herkes gece bunu yapar o
yüzden geceleri fazladan dikkatli olmalısın. Gerçek bir katil işini
bitirebilir. Şimdi gidebildiğin kadar git kendine bir ev bul. Şimdilik bu kadar
şey bilmen kafi fazlası beynini meşgul eder. Bu senin için iyi değil.
Odaklanmalısın. Ahh.. Bir şey daha ne olursa olsun kimseyi öldürme. Öldürürsen
buradan asla çıkamazsın. Yanlışlıkla yada her ne sebeple olursa olsun." ona
anlamayan gözlerle bakmaya devam ettim. Bunu anlamışçasına;
"Biliyorum, biliyorum. Lütfen sadece dediklerimi yap. Zamanla
anlayacaksın."
"Beni kim
buraya tıktırdı?" gözbebeklerindeki ani değişim beni ürküttü. Gözlerini
benden kaçırması bana cevap verir nitelikteydi. Biliyordu elbette . Düşmanım mı
vardı benim bilmediğim? Kafam o kadar boştu ki, neler olduğunu
hatırlayamıyordum, asla.
"Bugünün
tarihi ne?" aklıma gelmeden sorduğum bu önemsiz soru, kaşlarının
çatılmasına sebep oldu. Hadi ama o kadar mı berbat durumdaydım.
"30
Ağustos" durdu. Derin bir nefes aldı "2027, Pazartesi" .
"Ne?"
Lanet olsun bu kadın ne diyordu? Benimle dalga geçiyor olmalıydı.
"Ne
zamandır uyuyorum?"
"Yaklaşık
500 gün oldu." sona doğru sesi hayli kısıktı. Başım dönmeye başladı. Bu
kaldırabileceğimden fazlasıydı. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştığımda, iki
küçük el yanaklarıma dokundu. Ellerinin sıcaklığı pek yardımcı olmadı. Yüzümün
yandığına emindim. Bütün bedenim uyuşmuştu.
"Bu zamandır beni mi bekledin?
Neden? Ben kimim ki senin için? " bunca zaman beni beklemiş, evet, ama
neden? Sorularım onu incitebilirdi, ama şuan önemli değildi ,beni de
anlamalıydı büyük bir kabustaydım.
"Sebebim
var, aslında iki sebep." Ne anlama geldiğini inan anlayamadım. Yoracak
kafam da kalmadığı için uzatmadım.
"Artık
gitmelisin." ne hemen mi ?
"Lütfen
dediklerimi unutma. Seni çıkışta bekliyor olacağız" Neden çoğul
konuşuyordu sürekli. Çıkmak istemiyordum. Yapmak istemiyordum. Mücadele etmek
istemiyordum. Ben bunları düşünürken, o çoktan yan tarafa geçmiş, kapı açılmıştı
bile . "Hemen" sesiyle irkilip kendimi dışarı attım. Arkamı
döndüğümde arabanın yerinde yeller esiyordu. Doğu önce doğuyu bulmalıydım.
Bu karanlık
yerden çıkıp, güneşi bulmalıydım ki; doğunun yada batının neresi olduğunu
anlayıp ,yoluma devam etmeliydim. Bunu en kısa zamanda yapmalıydım. Beynime
hücum eden düşünceler beni ele geçirmeden ,beni takatsiz bırakmadan .,.
Karnımın gurultusuyla kendime geldim. İşte bir sorun daha. Bu lanet yerde
yiyecek ve içecek bulmalıydım. Nerden, nasıl satın alacağım yada bulacağım
konusunda da hiçbir fikrim yoktu. Elbette.
Sabah güneşinin
nerden doğduğunu hatırlamak bu kadar zor olabilirdi ancak.
Evler, sokaklar, kaldırımlar, yollar o kadar aynıydı ki; hangi yönden geldiğimi
nasıl bulabirdim? Sağım duvar tarafındayken çıktığıma göre , gelirken şu anki sol tarafımdan güneş vuruyor olmalıydı. Zekam beni yarı yolda bırakmazdı.
Kendime güvenmeliydim. Burada kendimden başka kimsem yoktu. Binaların
aralarından geçip doğuya doğru ilerlemeye başladım.
Binalar artık
canımı sıkmıyordu. Arada çıkmaz sokaklara denk geldim, geri döndüm, devam ettim.
Çok nadir, belki bir kaç tane insan denk geldiğim oldu. Bir kaç tanede perdesiz
daire gördüm. Sonuna kadar gitmek zorunda olduğum için durmadım. Sessiz bir
yerde elma ağacına denk geldim. Alsam mı, almasam mı diye kafamda tartarken....
'Atın ölümü arpadan olsun' gibi bir söz hatırladım. Kopardığımda, ısırmak için
yeltendim ama sonrasında pişman oldum. Elma mıydı bu taş mı? Ne bekliyordum ki?
İlerledikçe
etrafımdaki tek tip binalar azalmaya, tek tük ağaçlar belirmeye başladı.
Açıktaymışım gibi geliyordu, kolay av olurmuşum gibi. Benimle paralel giden bir
kaç insan gördüğüme yemin edebilirdim. Her defasında kendime bir hedef
belirledim . Şu ağacıda geçeyim, kayalığa az kaldı, tek katlı evide atlattım mı
tamamdır. Hava öyle tuhaftı ki, yeterince berbat şey yaşamamışım gibi. Kırmızı
toprak ve güneş birleşimi sonucunda vahadan beter bir görüntü oluyordu.
Dayanabileceğimden emin değilim, dayanmak istiyor muyum? 'Bizim için' diyen bir
kadın sesi yankılandı kulaklarımda, anlık refleksle etrafıma baktım. Hala ismini
hatırlayamadığım kadının. Biz kimdik acaba? Ailemden bahsediyordu galiba.
Durumumdan haberdar mıydılar? Babamın yokluğuna alışmam zor olmadı ama annem
benim yokluğumda ne yapıyordu acaba? Bu kadın annemi teselli etmiş midir
,durumumdan bahsetmiş midir? Ben bile ne olduğuna emin değilken... O biliyordu
,elbette, hatta daha fazlasını bildiğine emindim. Ona neden güvendim ,onu da
bilmiyorum. Gözleri samimiydi. Hatırladığım son anlar ona aitti. Neyse şuan
bunları düşünmemeliydim. Vahamda ilerlemeye devam etim. Buranın ne kadar büyük
olduğunu bilseydim keşke. Uzakta ev görür gibi oldum. Takatim kalmadığı
için, boş olmasını dua ederek zorladım kendimi. Bir adım, bir adım daha derken ev
giderek yaklaşmaya başladığında içimde korku ve sevinç dans ediyordu.
Multimilyarlarımın olması, şu evin boş olmasından daha az değerli olurdu.
Lütfen ,lütfen kanepeye uzanmak ve lanet ayakkabılarımı çıkartmak istiyordum
hemen.
Evin dışardan
görünümü diğer her şey gibiydi, kimsesizdi. Benim gibi. Çok az şey ağrıma
giderdi buda onlardan biriydi. Yalnız kalmaya severdim ama yalnızlığı asla.
Etrafı kolaçan edip, evin duvarına yanaştım. Dizlerimi kırıp, yere sindim.
Dinledim, dinledim; güneş son ışık huzmesini de dünyadan uzaklaştırdıktan sonra
,evde kimsenin olmadığını umarak yavaşça kapıyı araladım. Etrafta uçuşan tozlar
berbattı. İyi yanı burada kimsenin olmadığına emindim. Yani umarım. Kapının tam
karşında iki kişilik deri koltuk, yerde paspastan biraz büyükçe bir halı vardı.
Döşemeler huş rengi kontraplaktı. Giriş bundan ibaretti. Yer yer deliklerin
bulunduğu duvarda, burayla zıt renkli bir tablo bulunuyordu. Duvarlar beyazdan
sarıya dönmeye başlamış gibiydi. Pencereler içeriden çokta kirli durmuyordu.
Demek ki burada yaşayan biri vardı elbette. Burada önemli olan , şuan nerde
olduğuydu. Evi didik didik etmek istesem de ,tehlike bana göre değildi.
Uzun, korku dolu gece önümdeydi. Tada tadam. Nelerin beklediğini bilmemek acayip canımı sıkıyordu.
Gece
ziyaretçilerimin olacağına emindim. Ne yapmam gerektiği hakkında en ufak bir
fikrim dahi yoktu. Tahminimce, en iyi ihtimalle, kilitli kapıyı zorlayanlardan
kaçmalıydım. Kadının dediğine göre, gerçek katiller korkusuz olmalıydı. Esas
sorun benim ne yapacağımdı. Ne yapmam gerektiği. Kendimi nasıl korumak zorunda
oluşum. Her yerdeki bu sessizlik beni mahvediyordu. Çıldırmamak için ne yapmalıydım.
Düşüncelerimi yoğunlaştırmak istemiyordum. Zira dışarıdan gelen tehlikelere
yada evin diğer bölümlerine odaklanmam zorlaşabilirdi. Koltuğa oturduğumda
gelen rahatlama hissinin beni ele geçirmesine izin vermeyi o kadar çok isterdim
ki... İtiraf etmem gerekirse, kendimi en güvende hissettiğim bu andı totalde.
Gözlerimle sürekli odayı tarıyordum. Bunu yapmamın, huzursuzluğumu bastırmaya
pek de yardımcı olduğu söylenemezdi. Üstüne üstelik birde gözlerim ağırlaşmaya
başladı. Açlık, yorgunluk ,uykusuzluk birleşip beni ; halsizlik, ağrı, net
düşünememe gibi olumsuzluklara itiyordu.
Cesaretimi
toplayıp pencereye doğru adım attım. Dışarıda olanı biteni anlamak çok güçtü.
Gözlerimi kısarak ortalığı incelemeye başladım. Uzakta karartı gördüğüme yemin
edebilirdim. Endişelerim giderek artıyordu. Yaşadıklarım benim için uç
şeylerdi. Yaşayacaklarımı tahmin dahi edemiyordum. Karartı zaman ilerledikçe
yaklaşıyor , kalbimde teklemelere sebep oluyordu. Bildiğim bütün duaları etmeye
başladığımda, çok geç olabilirdi. Yavaşça geri geri gitmeye başladım. Önlem
almalıydım. Bunu daha önce yapmalıydım. Lanet olsun ,ne düşündüm ki? Evin içini
gezebilirdim lakin aşırı loş ışık kör olmama neden oluyordu. El yordamıyla ,
duvarlardan tutuna tutuna solumdaki odaya geçebildim. Gözlerimi birkaç kez
kırpıştırıp açtıktan sonra bu odanın mutfak olabileceğine kanaat getirdim. El
yordamıyla sağımdaki duvarda gezinmeye başladım . Duvar kağıdının tanıdık hissi
hüzünlenmeme yetti. Gözlerimin önüne; annemin yemekleri ısıtırken ki bana gülümsediği silueti geldi. Bir anlığına gözlerimi kapadım ve annemin kokusunu içime çektim.
Ana kuzusu da değildim ama annemi gerçekten çok özlemiştim. Silkelenip
,gözlerimi açtım ve ilerlemeye devam ettim. Ellerim dolaplara değdiğinde
nihayet umutlanmaya başladım. Dolaplardan aşağıya indim, çekmeceler olmalıydı.
O çekmecelerin içinde işime yarar bir şeyler vardı illaki. Üç tane alt alta
çekmece buldum. Hepsini açmamalıydım. Gereğinden fazla sese neden olurdu.
İlkinde neler olurdu genellikle ,beynimi zorlamalıydım. En nihayetinde burasıda
evdi. Daha fazla zaman kaybetmemek adına ortadaki gözü açmaya karar verdim.
Gıdım gıdım açarken ,ara ara etrafı da dinlemeyi ihmal etmedim. Hafif
araladığım gözden içeri elimi yavaşça soktum. Dokunduğum ilk şey tahta bir cisimdi. Dikkatlice dışarı
çıkartmaya çalıştım. Sonunda başardığımda bunun bir kaşık olduğunu anladım.
Diğer elime alıp tekrar elimi içeri daldırdım. Metal bir şeyler daha çok işime
yarardı. Soğuk cisimlere denk geldiğimde , bir nebze olsun rahatladım. Diğerlerinden
daha ince olanı çıkartırken ekstra özen gösterdim. Dibe doğru plastik olan bu
alet masattı galiba. Ağırdı da. Bunlar yeterliydi. Hemen girişe dönmeliydim.
Odaya döndüğümde
pencereden bir karartı geçtiğini gördüm . Bu olmasını isteyeceğim son şeydi ve
bulunduğum yere çakılı kaldım. Lanet olsun, lanet lanet. Sağ elim masatı sıkıca
kavradı, sol elimle tahta kaşığı saplayacağım konuma getirttim. Ne yapıyordum
ben ,Hey ,kendine gel. Birine zarar verirsem bu lanet yerden asla çıkamazdım.
Ellerimi biraz olsun gevşetemedim. Yüksek adrenalin tarafından ele
geçirilmiştim. Karartı hala oralardaydı ve düzgün düşünmeme izin vermiyordu.
Kapıya yaklaştığını hissedebiliyordum.
Beynim karıncalanmaya başlamıştı. Kapının kolunun titrediğini
hissettiğimde bayılacak gibi oldum. Cesaretin erkek olmakla hiç alakası yoktu
hem de hiç.
" Ihhı
ıhıı" . Benden mi çıktı lan o ses. Belamı arıyordum dimi. Naptın oğlum
sen. Ani refleksle gelen bu ses bana neye mal olacaktı görelim bakalım.
Karartının da benim gibi donup kaldığına emindim. Kapının kolu titremiyordu. Ne
kadar uzun süren bir andı bu. Gitmediğine o kadar emindim ki. Oda ne yapması
gerektiğini tartıyor olmalıydı. Tarttığına göre azılı bir katil olamazdı dimi.
Çıkarımda bulunmak için henüz erkendi .
Kapıdan uzaklaşmak için attığım adımla birlikte ,dışarda hareketlenme
oldu. Umarım uzaklaşıyordur.
Yeterince
beklediğimi düşünerek cama doğru adım atmaya başladım. Hiç acelem yoktu ,nasıl
olsa bütün gece benimdi. Adım adım yaklaştım. Kimsenin beni öldürmesine gerek
yoktu zira bu stres kalbimi durdurmaya yeterde artardı. Cam ile kapının arasındaki duvara yaslandım .
Sol kulağımla kapıyı dinlemeye koyuldum. Hayır, hiçbir şey duyamadım. Robotik
hareketlerle kafamı pencereye yaklaştırdım. Sağ gözümü hafifçe dışarıyı
görebilmeye yetecek kadar pencerede sabitledim. Karartılar
göremedim, hareketlenmelerde yoktu. Duvara yaslanıp rahat bir nefes verdim. Deri koltuğa döndüm ve biraz uzanma izni
verdim kendime. Ayaklarım bir anda kaybolmuş gibiydi.
- uyudum dimi
ben. Bu baştan savma hareketlerimle ölüme meydan okuyordum galiba. Ölümümde
yaklaşmış olabilirdi. Gözlerimi açamıyordum. Neyle karşılaşacağımı
kestiremiyordum . Gün doğmuştu ama buna kesinkes emindim. Gözlerimi direk
kapıya çevirdim ve hemen açtım. İzlenimlerim iyi yöndeydi. Eve sanki hiç kimse
uğramamış gibiydi. Hemen doğruldum ve bedenimi kontrol etmek için esnedim.
İyiydim. İyi dinlenmiştim. Dışarı çıkmalıydım ,her gün o evden çıkmalısın,
demişti. Hemen kapıya vardım nasıl olsa gündü. Gündüz kimse bana saldırmaya
cesaret edemezdi. Kapıyı korkusuzca açtım ve ilerledim. Ayağımın altındaki
şeyde neydi? Neye bastım? Lan oğlum neydi bu cesaret yani, ben neyin kafasını
yaşadım. Ayağımdan tarafa baktığımda metal kapta tahıllı ekmek ve bir bardak su
gördüm. Şaka mıydı bu? Zehirleyecekler miydi beni? Bunun için mi demişti' her
gün o evden çıkmalısın' diye. Yani benim bu evde olduğumu biliyorlar ama nasıl?
Ekmekle suyu alıp kapıyı kapadım. Ölsem de yemeliydim. Yemezsem zaten ölecektim.
Ekmekten bir ısırık aldığımda ,gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Lanet
olsun artık kendimi bırakabilirdim dimi? İlk geceyi atlatmıştım iyi kötü.
Suyumu yudumladım. Her yudumda, içimde ağaç varmışta sanki dallanıyormuş
gibiydi. Yeniden doğmuş gibiydim. Ne olursa olsun üstesinden gelecek gibiydim. Gücüm
geri gelmeye başladığında cesaretimi toplayıp evi gezmeye karar verdim. Kalktım
ve dün gece mutfak olduğunu tahmin ettiğim yere yöneldim.
Mutfakta, içinde
inanılmaz derecede mutluluk barındırmış bir hava vardı. Vintage çiçek desenli
duvar kağıdı ,tıpkı diğer her şey gibiydi. Yer yer eski, renk atmaları olan.
Dolapların küçük oluşu ve sütlü kahve tonu ,mutluluk aşılıyordu adeta. İçlerini
kontrol ettiğimde, beşer taneyi geçmeyecek kadar tabak çanak olduğunu
fark ettim. Çekmecelerde dolaplara nazaran daha çok şey vardı. Bir aileye
yetecek kadar çatal, kaşık, bıçak ve diğer alet edevat bulunuyordu. Yiyecek ve
içecekten eser yoktu. Yine de şanslı günümdeydim. Mutfaktan çıkıp hole döndüm.
Ortada yuvarlak paspastan başka eşya yoktu. Köşede üst kata çıkan ahşap
merdivene baktım. Şansımı zorlamak istemiyordum. Lakin yapacak başka şey
bulamadım. Bugün dışarıya çıkmayacaktım. Birkaç gün bu evde kalıp, kendimi
toparlayacak, plan yapacaktım. Güvenilirliğini yitirene kadar bu evdeydim.
Kararlıydım. Ayaklarım beni ahşap merdivenlere ulaştırdığında ,yukarı çıkmak
için tereddüt ettim. Burada biriyle yaşamaktansa ,onunla karşılaşıp yüzleşmeye
karar verdim. Olmazdı da ya olursa.
Ağır ağır
basamakları tırmandım, hiç acelem yoktu. Holden açılan kapıları gördüğümde
nefesimi bıraktım ,tekrar nefes aldıktan sonra bırakamadım. Tahta
gıcırtılarından nasibimi aldığımda ecel terleri döküyordum. Merdivenin hemen
solundaki kapının önündeydim. Bir anda açtım. Evin alt bölümüne nazaran bu oda
daha temizdi ve mobilyaları daha iyiydi. Çift kişilik maun yatak, üç bölmeli
dolap ve önceden aynalı olduğunu düşündüğüm bir şifonyer. Odaya sanki kimse
uğramamıştı. Buraya gelenlerde benim
gibi olmalıydı. Korkudan alt katta kalmayı tercih etmişlerdir. Bu evin esas
sahibini düşünmeden edemedim. Bir zamanlar bu ev mutlu bir aileye aitti. Diğer
odaya hızlıca geçtim. Küçük yatağın ve dolabın bulunduğu çocuk odasıydı burası.
Yatak örtüsü maviye yakındı. Erkek olabilirdi. Kendi odamı hatırladım. Demir
ranzadan bozma yatağım vardı. Ağır ahşaptan
dolabım. Benim değildi illaki bana kalmış bir dolaptı. Kaçıncı
sahibiydim bilemiyorum. Neyse daha fazla dalmadan kapıları açmaya devam ettim.
Merdivenlerin tam karşısındaki kapıları açtığı da sırasıyla banyo ve tuvalete
rastladım. Neden su akıyor mu diye bakmadım hiç acaba? Abi, ben nasıl bir
aptaldım böyle ya. Banyonun musluğunu açtığımda suyun aktığını gördüm. Elbette
su akacaktı. Gördüğüm onca insanın banyo yapması lazımdı, elbette. Musluğun
solunda bir parametre fark ettim. Musluğu açınca yazan sayılar hızlıca düşmeye
başladı. Artması gerekmiyor muydu? Tabi ya, suyun kotası vardı. Yoksa neden
suyla ekmek versinler. Demek ki bu su içmek için yeterince steril değildi. Suyu kapatıp
,tuvalete yöneldim. Evet bu muslukta da parametre vardı . Mutfakta görmedim, su
yok muydu yada su sınırsız mıydı? İkinci seçeneğe ben bile güldüm. Sağ
taraftaki kapıya yöneldiğimde ,anlık bir huzursuzluk sezdim. Kapıyı açamadım.
Lanet olsun kapı kilitliydi. Lanet olsun, lanet, lanet.
Bir hışımla aşağı
indim, mutfaktan elime ilk geçen şeyi kaptığım gibi yukarı çıktım. Tirbuşon mu?
Aferin, salak. Şampanya patlatırız dimi. Kapıyı sertçe ittim. Zorlamaya
başladım. İçerde biri varsa korkardı belki. Yada gelir beni deşerdi. Bu sefer
ikinci seçenek bana daha olası geldi. Komik mi mal adam? Gülüyor olmam kafayı
yemiş olabileceğim anlamına mı geliyordu? Kapıyı artık kırmaya hazırlanıyordum.
Cesarete bak be ,sanki ben ben değilim. Küçük bir omuz attım ve kapı açıldı.
Zaten kapının da pek dayanası yoktu. Perdesi kapalıydı. Şimdi yedik zokayı.
Burada gerçekten biri vardı. Ani hareketle odayı yarıp perdeyi açtım. İçeri
dolan gün ışığına sırtımı verip odayı hızlıca taradım. Yatak ve gömme dolaptan başka eşya yoktu.
Dolabın kapaklarına doğru hamle yaptığımda ,olduğum yere çivilendim. Tam
ensemde bir nefes hissettim. Sırtımda da sivri cismin neden olduğu bir baskı.
Kalbimin sırtımda attığına yemin edebilirdim. Gözlerimi kapadım ve dua ettim .
Ne kadar süre böyle durduğuma emin değildim. Arkamdaki kişi beni
öldürmeyecekti. Umarım. Büyük ihtimalle
,oda benim gibiydi. Hiç öldürmemiştir. Tabi yine umarım. Bu tereddütü fırsat
bilip önümü dönmeye yeltendim ama bunu yaptığımın saniyesinde cisim sırtımda,
daha derine inmeye çalıştı. Acıyla inledim. Bu anda iki şey oldu ;arkamdaki acı
çektiğimi duyunca paniklediği gibi cismi çekti ve bende boş bulunup hemen
arkamı döndüm.
Gördüklerim
karşısında dumura uğradım. Madara oldum da denebilir. Zayıf bir kız
çocuğu, elinde kısa saplı maşasıyla karşımdaydı. Aşırı korkmuş bir kız çocuğu.
Yada öyle görünmeye çalışan. Ahh kimseye güvenmemeliyim, kimseye güvenmemeliyim.
" Bu evde mi
kalıyordun?" diye sormuştum bile. Bazen kendi hızlılığıma bile apışıp
kalıyordum. Kızın gözlerinde o kadar çok anlam belirdi ki ne cevap vereceğini
merak ettim doğrusu. Halbuki evet yada hayır cevaplı soruydu. Korkuyordu
belliydi. Oyun yada yalan değildi bu. Gözbebekleri gittikçe irileşiyordu .
Apaçık sadece korkmuş küçük kız çocuğuydu.
"Benden korkma
demek isterdim sana ama eminim ki bana güvenmezsin. Kesinlikle güvenmemekte de
haklısın. Ne yaşadın yada neden
buradasın bilmiyorum ama umarım bana yardım edersin." Yardım
isteğim kafasını karıştırmıştı. Burayı bilmiyormuşum ,bu adam ne söylüyor der gibi
bakıyordu. Haklıydı da. Gerçekten o kadının dedikleri haricinde bir halt
bilmiyordum. Gittikçe büyüyen sessizlik yerini gerilime bırakıyordu. Alt katı
çok boş bıraktığımın da farkındaydım.
"Dinle şuan
buradaki en tehlikeli şey ben değilim. Buna emin olabilirsin. Şimdi alt kata
inmeliyim. İkimizi de korumam için bu gerekli. Zorundayım. Ben bu odadan yavaşça
çıkacağım. Sen burada kal yada aşağıya in. Nasıl istersen. Ama sana zarar
vermeyeceğim."
Söylediklerimi kafasında tarttığına emindim. Aklı karışmıştı.
Geri adım atmaya başladığımda anlık irkildi. Geri toparlandı. Arkamı dönmeli
miydim. Neden korkuyordum ki? Maşadan mı? Arkamı dönüp hızla alt kata indim.
Kapıyı kapattığını duymadım. Belki de kapatmamıştır.
Beynimde cirit
atan olasılıkları bir kenara itip, geceyi beklemeyi başladım. Güneş batmaya
yanaştığında , mutfağa gidip masatımla tahta kaşığımı elime aldım. Girişe
dönerken merdivenin başındaki siluete gözüm kaydı. Siluete doğru;
"Ben
uyumayacağım, çocuk sen rahatlıkla uyu. " siluete bir kıpırdama olduysa da
umursamadım. Allah aşkına küçücük çocuğa mı zarar verecektim, o bana zarar verse
dahi yapamazdım. Koltuğuma geri dönüp gece nöbetime başladım . Karanlık henüz
sessizliğini koruyordu. Bir anda midemden gelen seslerle irkildim. Ne sanıyordum
ki, bir bardak suyla bir parça ekmekle doymayı değil tabi. Oturmaktansa
,pencereyle kapı arasındaki yerime geçtim. Etrafı taradıktan sonra kayda değer
bir şey hissetmediğimi fark ettim. Gerisin geri yerime döndüm.
Dakikalar, saatleri; saatler geceyi kovalıyordu . Gözlerimi açık tutmakta
zorlanıyordum . Yarın ilk işim kapıyı güçlendirmek olacaktı. Pencerelere de el
atmam gerekiyordu. Neler bulabileceğime bir bakmalıydım. Dışarıya bakmak için
yeltendiğimde kızı kapıda gördüm. Peri miydi bu kız? Ne öyle belirdi orda.
Takmamaya devam ettim. Camdan rutin kontrolümü bitirince koltuğa döndüm. Kız
hala kapıdaydı. Korkmuyordum ondan, asla, belki de korkmalıydım. Minnet duyuyordum
varlığı için. Zihnimi ayakta tutmama yardımcı oluyordu. Bana bakıyordu, koltuğun
kenarına kayıp elimle diğer tarafa oturmasını işaret ettim.
"Neden
uyumadın?" tamam bana güvenmiyordu ama gece bunu yapmayacağımı biliyordu.
"Sen
uyuyordun" ne konuştu ve bunu mu söyledi şimdi? Ben uyuyor muydum?
"Şimdi
mi?" diye sorduğumda bedenine oranla büyükçe bir nefes verdi. Koltuğun
gösterdiğim tarafına oturdu.
"Dün."
evet dün dedi. Demek ben geldiğimden beri bu evdeydi ve uyuduğumu gördü. Bana
bir şey yapmamıştı. Ne bekliyordum ki. Korunması gereken yerde ,beni koruyan bu
ufaklık kötü olamazdı. Uyumamakta haklıydı. Ben bile kendime güvenemiyordum, bu
kızcağız nasıl güvensin. Açlık beni ele geçirmeden uyusam ne güzel olurdu diye
düşündüm. Kendimden utanmalıydım. Bu kızcağız en son ne zaman uyumuştu acaba?
Burası ne biçim bir hapishaneydi. Aslanlara yem edilmek için atılan kölelerden
farksızdık.
"Sen neden
buradasın?" bu sorum onu kızdırmıştı. Yüzünden anlayamadığım bir dizi duygu
geçti. Bana tanıdık gelen birkaç tanesini yakaladım. Yalnızlık, acı, kaybolmuşluk...
" Bir ailem
vardı. Annem ve babamla mutlu bir şekilde yaşıyorduk. Ta ki babamın babası bizi
bulana kadar.. " demek büyükbabası yüzünden. İnsanlar torunlarını daha çok
sevmez miydi? Bu yaşlı bunak diğer kötülerden de beterdi. Kimse kendi torununa
böyle yapmamıştı, belki de duymamıştım.
"Benim
gibisin ama tek farkın senin kim olduğunu bilmen. Ben henüz neden burada
olduğumu bilmiyorum." kafasını beni onaylar gibi salladı. Neydi şimdi bu?
"Benden çok
şey bildiğinin farkındayım ufaklık. Bana da bildiklerini anlatırsan ,buradan daha
kolay kaçabiliriz." kafasını yana yatırıp anlamayan gözlerle bana baktı.
"Buradan çıkış
mı var?"
"Evet ve
galiba bunu sadece ben biliyorum." dediğim anda kapının zorlandığını
fark ettik. Ayağa fırladığımda kız çoktan kapıya yönelmişti. Kızı tutup arkama
çektim ve kapıya doğru tahta kaşığı savurdum. Kapıya çarptığında çıkan ses
bütün geceyi doldurmuş gibiydi. Zamanın çok kısa bir diliminde, müthiş
derecedeki büyük sessizliği yıpratan bu olay karşısında çokta etkilenmedim.
Gittikçe alışıyordum ,cesaretleniyordum. Kıpırdanmalarla birlikte sesin
uzaklaştığını hissediyordum . Anlık bir koy vermeden sonra geri toparlanıp
koltuğa döndüm. Kızın onaylamayan bakışlarını hissettiğimde ona hak verdim
doğrusu. Rahat hissetmemeliydim. Lakin yapamıyordum ,ben tembel bir adamdım.
"Her gece
böyle mi yaşadın burada, buna nasıl dayandın?"
"Annemin
öldürüldüğünü gördükten sonra ,dayanmam gerektiğini düşündüm. Onu hatırlayan
bir tek bendim. Ölmüş olabilirdi ama onu hatırlayacak kimse olmazsa yok
olurdu, var olmamış gibi olurdu." bu kadar küçük bir kız bu ağır yükü nasıl
yüreğinde taşır? Tam ağzımı açıp aklımdakileri söyleyecektim ki evin arka
cephesinden bir tıkırtıyla dikildik. Lanet gece uzun sürecekti anlaşılan.
Kızcağız ölü
gözlerle beni izliyordu. Bu sürekli tedirginlik onu bezdirmiş olmalıydı. Onu
arkama alıp mutfak duvarına doğru ilerlettim. Mutfak duvarıyla aramda kalması
umarım ona güven veriyordur. Tıkırtıların geldiği yöne doğru yavaşça hareket
ettim. Adımlarımızdaki gerginlikten doğan sessizlik, kalp atışlarımızın
yarattığı gürültüyle zıt gidiyor, kulağımı sağır edercesine deliyordu. Benimle
birlikte gelmesini istemezdim ama kalması daha korkutucu olabilirdi. Yada en
azından ben korkardım, arkada bırakılsaydım. Bu kadar küçük bir kız çocuğu için
ne boktan bir yer. Nerede olduğunu tahmin etmeye çalışırken ,merdivenlere
ulaşmış gibiydik. Üst kata çıkmaya yeltendiğimde, küçük kızın elini sırtımda
hissettim. Ona güven vermek isterdim lakin ben bile kendime bu yalanı kabul
ettiremiyordum. Ah zavallıcık , nasıl dayanmıştı bunca gerilime. Sesin geldiği
taraf kesinlikle duvarın arkasında bulunuyordu. Gördüğüm kadarıyla orda sadece
duvar vardı. Evin dışında olmasına rağmen, neden evin içinden geliyor gibi
duruyordu. Arkamdaki el pantolonumu çekiştirmeye başladı. Döndüm ve bana
bir şeyler demek istediğini anladım. Eğildim ,ağzını kulağıma dayayıp minimum
sesle ;
"Evin
dışında kapalı bir oda daha var. " demek dışarda bir bölme daha var. Evet
bu evin eksik parçasını tamamlıyordu. Alt katta sadece mutfak, giriş ve hol
varken; üst katta üç tane yatak odası ile birlikte banyo ve lavabo vardı. Neden
daha önce aklıma gelmedi ki. Lan oğlum bir aklın var mıydı acaba? Ne yapmam gerek
ne yapmalıydım. Normalde bu zamanlarda insanların beyninin daha hızlı çalışması
gerekirken benim ki her zaman olduğu gibi bomboştu. Sonuçta evin içinde
değildi, evde olamazdı da. Girebilir miydi? Dışarıda bulunan oda ya da bölme her neyse, yukarıdaki odalara çıkmasına yardımcı olur muydu? Bu evde biri daha
mı? Bunu kaldıramazdım. Bu küçük neyse, çocuktu sadece ama buralarda dolanan
zatın ne olduğunu nasıl bilebilirdim?
"Dışarıdaki bölmeden eve girilebilecek bir yol var mı?" diye
sorduğumda alnı bir anlık kırıştı yavrucağın. Düşünüyordu galiba. Oda emin
olamıyordu. En sonunda emin bir şekilde;
"Babam
onu rahatsız etmeyelim diye tasarladı o odayı. Rahatsız edilmek istemediği için
ne pencere koydu ne havalandırma. Emin değilim bizim oraya girmemiz yasaktı.
Dışarıdan gördüğüm kadarıyla odanın evin üst pencerelerine olan mesafesi baya
büyüktü. Belki de benim gibi çocuklar için büyüktü. Bilemiyorum" Babası
mı? Burası bu kızcağızın evi miydi? Demek o yüzden buradan gidemedi. Mutluluk
barındırmış bu yuva, demek kızcağız ve ailesinindi. 'Ne büyük bir dram' diye
düşünürken; kendimi içinde bulunduğum durumdan habersiz bir vaziyette acırken
buldum. Bende en az bu yavrucak kadar acınacak haldeydim. Ailesi ile ilgili
daha fazla soru sormak istemiyordum ama meraktan ölüyordum. Her söylediği
kelime çok önemli bir hal alıyordu. Ne kadar az şey bilirsem o kadar iyi olur
diye de düşünmeden edemiyordum. Az bilginin beni silahsız bırakacağına da
emindim. Belki de dinlememeliydim. O kadın beni uyarmıştı. Ne kadar az şey
bilirsem o kadar iyiydi. Karar vermeliydim, sabaha kadar burada dikilip
durabilirdik. Ya da girişe dönebilirdik. Şu an iki taraftan da tehlike
altındaydık. Bir bu eksikti. Nerden peyda olmuştu bu oda şimdi, neye lazımdı?
İki seçenek arasında bocalıyor, kendimle boğuşuyordum adeta. Girişe dönersem
evin içinde mi değil mi asla emin olamazdım. Lakin girişi de bu kadar boş
bırakamazdım. Gün doğumuna ne kadar kalmıştı acaba? Yavrucak pantolonuma sıkıca
yapışınca kendime geldim. Bayılacak gibiydi. Hemen kucaklayıp bir süre daha
etrafı dinleyip girişe dönmeye karar verdim. Zavallı, bir anda o kadar derin
uykuya daldı ki, bedeni çabucak gevşeyip ağırlaştı kucağımda. Onu sarsmadan
içeriye götürüp koltuğa taşıdım. Dikkatlice yatırdım. Üstüne bir şey örtmeliydim
ama ne bulabilirdim ki? Hızlıca üste çıkıp inmeyi dahi gözüm yemiyordu. Belki
de iç savaştı bizi bu kadar bitiren. Kafamı iki yana doğru hızlıca salladım.
Hayır, hayır odaklanmalı ve bu yavrucağı korumalıydım. Beni yiyip bitiren, cesaretimi
linç eden bu korkunun sebebini elbette tahmin edebiliyordum. Üstümdeki uzun
kollu penyeyi çıkarıp üzerine örtmek istedim, hava pekte ılık değildi. Soğuğun
beni uyuşturması hiç işime gelmezdi. Nefesimi tutup üst kattaki odaya parmak
uçlarımda koşarak daldım. Yatağın üstündeki örtüyü çektiğim gibi bir yastığıda
kapıp aşağıya uçtum. Sonunda kızın üstünü örtüp, kafasının altına yastığı
yerleştirdim. Masatımla tahta kaşığımı alıp ayak uçlarının olduğu yere
yerleştim. Etrafı dinlemeye başladım.
Yıllarca
süren iç savaş; iktidar kavgaları, yanlılar ve karşıtlar arasında bitmek
bilmeyen arbedeler ülkeyi iflasın eşiğine sürüklemişti. İnsani duygular giderek
azalmaya, topluluklar cani duygularını arttırmaya devam etmiş, arada kalanların
canına okumuşlardı. Düşmanla yapılan savaşlar daha insancıldı. Bir toplumun
aynı yemeği yiyip aynı suyu içtiği insanları birbirlerine nasıl bunu yapmıştı
aklım almıyordu. Ordunun, koruması gerektiği halka zulmetmesi, halkta derin
yaralar açmıştı. Dünya öyle bir hal almıştı ki her yer cehennem çukuruydu.
Güçlü kişilerin tükenmeye başlamasıyla zorunlu anlaşmalar yapılmaya
başlanmıştı. Kimse karşısındakine güven vermemekle birlikte, her an tetikteydi.
Kısa süreceğe benzeyen uzlaşmalar herkesi zihinsel olarak da tüketmişti. Güç
isteyen insanlar; onlar için çalışacak, onlar için ölecek insanların sayısını
azaltmaya başladığında uzlaşmak zorunda kalmıştı. Yerinize çalışacak insanlar
bulamazsanız, gücün ve paranın bir ehemmiyetinin kalmadığını anlarsınız.
Toplumun en alt tabakasını yok etmek en üst tabakanın işine yaramamıştı. Dünya
nüfusunu azaltıp, nüfusa düşen geliri hedefleyen bu kesim yaptığı aptallığın
bedelini ağır ödemişti. Dünya dönülemeyecek, onarılamayacak duruma gelmişti.
Elimizdeki teknolojiyi, tarımı, eğitimi bitirmeleri bizi yüzyıllarca geriye
götürmüştü. Uzay çağına geçeceğimiz yerde bizi orta çağa sürüklemiş, yaşantılarımızı
elimizden almışlardı. İnsanlar yeni yerleşim yerleri bulmaya mecbur bırakılmış,
tahrip almayan yerleşkelere kendileri kurulmuşlardı. Nitekim insanlar
kalanlarla birlik olup toparlanmaya başlamıştı.
Yeniden
hayatlarına tutunmaya çalışanlar içinde annemle bende vardım. Babam iktidar
yanlısı bir adamdı ve iktidar gözünü kırpmadan onu harcamıştı. Babama defalarca
masum insanlara bu kadar zulmetmemesi için karşı çıksamda çabalarım sonuç
vermemişti. Babamın sonu kötü bitmişti lakin biz onun sayesinde hala
hayattaydık. Babasının arkasına saklanan korkak bir adamdım. Belki de başıma
gelenleri hak etmiştim. Belki de bu lanet yere atılmayı hak etmiştim. Kötülük
etmemek , sessiz kalmakla aynı şeydi. Yıllarca içimi kemiren bu düşünce beni
giderek korkaklaştırmıştı.
İnsanlar
sıfatları unutmuş, toparlanmaya odaklanmıştı. Ekinler ekilip tarım kıt kanaat
seviyeye ulaştığında insanların içindeki yaşama sevinci artmıştı. Sağ kalan birkaç
fabrikadan işe yarar malzemelerle el yordamıyla gıda üretilmeye başlanmıştı.
Herkes elinde kalanı ortaya koymuş, eşit dağıtıma başlanmıştı. Zamanla
toparlanmıştık. Okullar açılmaya, iş hanları tadilat edilmeye hazırdı. Kimse
karşılık beklemeden çalışmıştı. Kötü gün çıkarcıları asla var olmamıştı. Evler
onarılmaya başlandığında insanlar gülümsemeye başlamıştı. Tek tük kalan
rengarenk boyalarla boyanan evler, olan olayları yalanlar nitelikteydi. Erkek, kadın,
büyük, küçük demeden herkes kendinden ödün vermişti. İşin en zor kısmı
hastaneler ve hastalardı. Hastaneler çok zor durumdaydı. Bulunduğum yerde
sadece bir tane doktor ve üç tane hemşire vardı. Alternatif tıptan anlayan
yaşlı bir kadınında aralarında bulunduğu bu ekip ellerinden geleni yapıyordu.
Teknolojinin olmadığı yerde ileri tıp pekte işe yaramıyordu. Zor olan kış zamanları
bile çok güzel geçmeye başlamıştı. Kışları herkes birlikteydi. Odun kömür
herkese eşit dağıtılırdı. Bir evde en az on kişi kalır ısınmak için harcanan
enerjiyi en aza indirgerdik. Yazın herkes kendi evine dönerdi. Mühendisler o
kadar az kalmıştı ki haberleşmenin düzelmesi yıllar almıştı. Dünya iyileşmeye
başladığında insanlar eski yaşantılarına dönmüştü. Meslekler çoğalmaya eski
düzen yeniden oturmaya başlandı. Nüfus iyileşme göstermiş, toplum ayağa
kalkmıştı. Buna istinaden güç sevdası kimseler tekrar baş göstermiş zira halk
izin vermemişti. Aksi eylem yaparak her yerleşim kendine bir lider belirlemiş
bu liderler belli aralıklarla diğer liderlerle görüşmeye başlamıştı. Dünya eski
düzene dönmek istemezken bir kısım çoktan ezme planlarını halihazırda uygulamaya
başlamıştı bile. Ara ara farklı duyumlar alıyorduk ama inanmamıştık ya da
kendimizi kandırma isteği sayesinde daha kolay yaşantılar hedeflemiştik.
Bir gün
önceki yaşantımın bulunduğu yere gitmek istemiştim lakin annem buna şiddetle
karşı çıkmıştı. Sonunda kabullenip beni göndermişti. Bölgeler arası ulaşım ayda
bir tek otobüsle sağlanıyordu. Benzin hala aşırı zor bulanan bir enerjiydi.
Eski yerleşim yerime döndüğümde yıkılmıştım adeta. Eski düzenin iliklerinize
kadar işlediği bir yer olmuştu burası. Apaçık zenginler ve fakirler
ayrımlaştırılmıştı. Teknoloji bizdeki bölgeye göre epey ilerlemişti. Şirketler
artmış, işçiler çoğalmıştı. Bankalar vızır vızırdı. Göçebe hayatı kalıyordu bu
yerleşim yerinin yanında geldiğim yer. Eski evime gittiğimde dolu olduğunu
görmüş ve bıkkınlıkla geri dönmüştüm. Olanları anneme anlatmış ve uzun uzun
dertleşmiştik. Yıllar sonra düzen eski halini almıştı. Şirkette iş bulmak
zorunda kalmış zenginlere boyun eğmiştik. Annemle eski evimize taşınmaya karar
vermiştik. Eski evimizi satmak zorunda olduğumuz kişiyle irtibata geçmiş ve
geri almıştık.
İşte o kadınla
bu şekilde karşılamıştık. Büroya imzaları atmaya gittiğimde o kadını görmüştüm.
Evimden çıkmayı kabul ettiği için ona çok müteşekkirdim. Gülümsemesi beni o
kadar çok etkilemişti ki , bunu orda dile getirip kendimi utandırmıştım. Benim
aksime o kendinden çok emin ve cesur görünüyordu. Giyimi de çok kendine has ve
pahalı duruyordu. Yaşadığımız olaylar kadın-erkek ilişkilerinde bizi mağara
dönemlerine götürsede, içgüdülerimiz asla eğerlenemezdi. Bürodan çıkarken ona
dolaşmayı teklif ettiğimde kabul etmesi beni inanılmaz cesaretlendirmişti.
Ertesi gün için sözleşip ayrıldık. O gece gözüme uyku girmedi, anlık daldığım
zamanlarda da onu düşledim.
Ertesi gün
sabahtan büronun önüne damlamış onu beklemeye koyulmuştum. Geldiğini uzaktan görünce
kulaklarımda ateşlenme baş göstermişti. Gülümsemesi gözlerine ulaşmayınca,
pişman olmuştum. Beni kırmamak için mi kabul etmişti yoksa? Eğer böyleyse bu
beni reddetmesinden daha kötü kırardı.
"Merhaba" diye atıldım. Zira kararını değiştirip gitmesinden
korkuyordum. Yorgun gözüküyordu. Belki de bu yüzdendi. Tekrar gülümseyince
biraz daha rahatladım
"Merhaba,
çok bekletmedim ya?" ah be kadın sabaha kadar nasıl dayandım bir bilsen.
Dikkat çekmeyeceğimi bilsem gün ağardığı gibi gelirdim. Yüzümdeki aptal
sırıtışa engel olamıyordum. Buda olmayan karizma hanemi eksiye düşürüyordu. Düz
bir adamdım. Boyum uzun, kilom iyiydi. Kahverengi gözlerim koyu saçlarımla
diğer tüm erkekler gibiydim. Ne özelliğim var lan benim? Tamam, tamam kendimi
ezmemeliydim hiç olmazsa.
"Geleli
çok oldu sayılmaz. Ne yapmak isterdiniz? Yoksa size öncülük etmemi ister
miydiniz?" vay adamım nelerde biliyorsun ya. Tamam ne kadar ezikde olsak
testosteronlarımız devreye girip bizi kurtarıyordu. Tek kaşımı kaldırdığımda
umarım aptal gibi görünmüyordum.
"Bu
günlük öncülük etmenize ihtiyacım var gibi, ne dersiniz?" dedikten sonra
şuh bir kahkaha atıp yanımdan ağır adımlarla geçti. Galiba salyalarım akmıştı.
Hemen toparlanıp peşine düştüm.
"Bilmediğinize emin olduğum bir yerede mi hayır derdiniz?"
"Lütfen
lider sizsiniz." benimle alay mı ediyordu yoksa gerçekten samimi miydi
emin olamamıştım.
"Pişman
olmayacaksınız ve teşekkür ederim bu bayağı günlerimde beni kırmayıp bana zaman
ayırdığınız için."
"Benimde
günlerim çok muhteşem sayılmaz. Yaşamak hayret verici derecede sıkıcı olmaya
başlamıştı. Belki siz iyi gelirsiniz. Bende teşekkür etmeli miyim bilemiyorum.
Belki ilerde teşekkür ederim."
"Teşekkür etmenizi isterdim. Lakin acelemiz yok. Sizin mutlu
olmanız benim için teşekkürdür." anlık tebessüm etti ama pek emin
olamadım. Gideceğimiz yere yaklaştıkça geriliyordum. Ya beğenmezse. Bu ne lan
bunun için mi geldik derse. Birde toka atsa yeridir. Kaldırımdan sessizce
ilerlemeye başladık. Sağımızda uzanan sokağa döndüğümde beni takip etti. Yirmi
adım ilerideki açık mavi kapının önünde durduğumda kaşları çatıldı.
"Önyargıda bulunmayın." diye rica ettim. Cebimden evden
aldığım anahtarı çıkardım ve kapıyı açtım. Girmesi için bekledim. Bedenini
dikleştirip emin adımlarla içeri girdi. Peşinden içeri girip kapıyı kilitledim
ama hareket dahi etmedi tam açıklama yapacaktım ki.
"İnanmıyorum. Bu lanet yerde nasıl bu kadar güzel bir yer olur, aklım
almıyor. "dedi ve evet haklıydı burası benim gizli tablomdu.
Tahta bir iki
basamaktan sonra toprak zemine iniyordunuz. Verandaya ulaşan toprak bölümde yer
yer otlar ve sukulentler mevcuttu. Ortada küçük bir su düzeneği minik bir dere
görünümü sağlıyordu. Renk renk boyadığım vazolar bütün olarak bir resmi
oluşturuyordu. Dikdörtgen avlunun üç kenarı boydan boya ahşap sedirle
çevreleniyordu. Verandadan devam eden üstü kapalı ama önü açık hol evin diğer
bölmelerine açılan kapıları barındırıyordu. Soldaki sedire gidip oturdu ve
ayakkabılarını çıkarıp dizlerini karnına çekti. O avluyu hayran hayran izlerken
bende onu izliyordum. Buraya o kadar yakışmıştı ki, güzelliği karşısında
eseflenmekteydim. Nihai bir sürenin ardından bende hareket edip yanına oturdum.
Ayakkabılarımı çıkarıp sedire uzandım. Gökyüzünü seyretme başladım. Beni fark
edince nereye baktığımı merak edip kafasını kaldırdı. Gözleri bir an kapandı ve
minik bir damla gözyaşı yanağından süzüldü. Elimle gözyaşını yakalamak istesemde
kendimi engelledim. Gözlerimi kapadım ve anın tadını çıkarmaya karar verdim.
Bir an sonra onunda yanıma uzandığını fark ettim. Minik benli sağ yanağı kafamı
çevirsem oradaydı. Kalbim teklemeye başladı. Otuz beş senelik hayatımda bu
kadar mesut olduğum bir an var mıydı?
"Böyle
bir yere sahip olduğun için seni kıskandım." demesiyle düşlerimden
sıyrılıp gözlerimi açtım ve sese döndüm. Ani hareketimden sonra yüzlerimiz
karşı karşıya geldi. Gözleri bir anda açılmış, kaşları havaya kalkmıştı. Nefesi
yüzümü yalıyordu. Gözlerini hızlıca kırpıştırıp kafasını çevirdi. Bense hala
onu izliyordum. Yavaşça elimi kaldırıp benine doğru işaret parmağımı götürdüm.
Hafif bir dokunuş özlemiyle yanıp tutuşuyordum. Donup kaldığını fark ettiğimde,
sınırları zorladığımı düşünerek elimi çektim. Sadece benine dokunmak istesem
bile yapamazdım.
"Yanağındaki bene sahip olduğun için seni kıskandım. Ayrıca sana
anahtarı verebilirim istediğin zaman gelebilirsin."
"Alt
tarafı bir ben " diyerek omuz silkti " Bu güzel yer nasıl sağ kaldı
böyle?" diye sordu. Biraz övünme vakti geldi bence de. Ellerimi
ovuşturmamak için kendimi zor tuttum.
"Yukardan bakıldığında yıkık bir ev gibi görünüyor burası. Verandadaki
bu yeşillikler yosun tutmuş görüntüsü veriyor. Ara ara mermilerin isabet ettiği
oldu ama büyük çapta bir hasar vermediler." kafasını tekrar avluya döndüğünde
‘demek bu yüzden burası böyle' dermiş gibi hareket ettirdi. Ne sandın ya bu
kafa zehir, zehir yavrum.
"Teşekkür
ederim." dediğinde havalara uçmuştum. Bu kadar çabuk beklemiyordum.
"Burayı
bilen tek insansın." deyiverdim. İki dakika karizmatik takılamıyordum ya
neyime oğlum benim. Kadına bakmaya utanıyordum. Ne kadar da bayağı diyordur
şimdi.
"Anahtar
konusunda ciddi miydin?" yüzünü bana dönüp sormuştu. Gözlerine bakabilmek
için döndüm ve gene yüz yüzeydik.
"Elbette,
istediğin zaman gelebilirsin. Burayı sadece biz biliyoruz. " Biz
kelimesini biraz bastırarak söylemiştim.
"Geldiğimde burada olacak mısın?" bu kadın bana ne yapıyordu böyle?
Bakışlarının yoğunluğu beni sarhoş ediyordu. Aklımı başıma toplamam ve cevap
verebilmem uzun sürdü. Sabırlı kadın. Gözlerime bu kadar çekinmeden bakabilmesi
hayranlık uyandırıyordu bende.
" Olmamı
istediğinde burada olmayı umut ediyorum." bu güzel yer onsuz pekte güzel
olamazdı artık. Eksik kalırdı. Belki de eksik kalacak olan bendim. Nasıl bu
kadar hızlı duygular beslemiştim bu kadına. Uzun süren yalnızlıktan mıydı? Bu
kadın beni adeta büyülemiş, etki çemberinin içine hapsetmişti. Eli yanağıma
doğru yaklaşırken, gözlerimi dahi kırpmadım. Bu dokunmayı o kadar çok
istiyordum ki, adeta kilitlendim. Eli yanağımla buluşunca yüzüm yanmaya
başladı. Gözleri beni sarhoş ediyordu. Yanağımı yavaş yavaş okşayıp, derin iç
çekişi beni zapt edilemez duygulara sevk ediyordu. Bir süre sonra gözlerini
kapadı ve alnını alnıma dayadı. Bende gözlerimi kapadım ve nefes alışverişime
odaklandım.
Gözlerim bir
anda açıldığında lanet odanın içindeydim ve gün doğmuştu. Kızcağıza döndüğümde
hala uyuduğunu fark ettim. Dünkü mükemmel anılarımın etkisinde biraz aptallaşmıştım.
Doğruldum, ekmek ve su için kapıya doğru yöneldim. Lanet bir geceyi daha
atlatmıştık.



Keyifle devamını bekliyorum ❣️
YanıtlaSil